OSMANLI TÜRKÇESİ

Son Güncelleme: Cuma, Temmuz 21st, 2017 | Kategori: TÜRK DİL KURUMU| Etiketler:  | Tags: , , , , , , , , ,

 

                 Sahîfa 6 

                  

                     OSMANLI  TÜRKÇESİ

       Günümüz “Türkiye Türkçesi”ni araştıranlar, Osmanlı Türkçesi konusunda bilgili olmak zorundadırlar.

       26.09.2010 Ek'i :
   [[ Sayın TDK Yetkilileri: Kurumunuzun önündeki TASFİYECİLİK, İMLÂ KLAVUZU, İDEOLOJİK SAPLANTILI ÜYELER(Prof.Dr. SERTKAYA'nın ATATÜRK ve TÜRK DİLİ başlıklı konferansından, yukarıdaki, alıntıya bakınız) konularından sonra/yanında (fakat,İngilizce tabelalar rezâletinden önce !) bilmemezlikten geldiğiniz, bir de, "bâzı harfler mes'elesi" var!..  Mâhir Hoca merhùmun  "hâ" ve "hı" harflerindeki fonksiyon ayrılığını belirttiğini yandaki kupürde gören gençlerimiz anlasalar bile; (Yeni alfabemizle; "böyle aksaklıklara sebep olmadığını görerek" övünüyoruz! deyip de) hatâ etmelerini önlemek ve görevlilerin/herkesin dikkatini çekmek için " (Ğ / Y ) farklılığına imlâda dikkat edilmesi " gerektiğine delîl bâbında yazdığım bir beyti sunuyorum :
 
              "Verdim veciz misâlini 'bir harf hatâsı'nın :
              "Kızlar! Koşun baş_örtmeĞe" , "Kızlar baş_örtmeYe! "
                              VEZİN: Mef,ùlü fâilâtü mefâîlü fâilün
 
Evet… Ben; dilkırımcılık bâbında; değil bir kelimenin, bir harfin bile imhâ edilmesine şiddetle karşıyım. "Ğ" harfi misâlini tekrâr edeyim:
                     Gelsin!.. Fakat başını örtmeYe!..
                     Gelsin!.. Fakat başını örtmrĞe'..
İlk satırda başaçık gelmesi şart koşulmakta; ikinci satırda ise, aksine, başını örtmek üzere gelmesi istenmektedir. Bu ve benzer hususları, telâffuz işâretleri kullanımı ihmâlinin verdiği zararları benden bin defa daha iyi bildiği halde sayın Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN'ın kulak ardına atmasının sebebini anlayamıyor veya anlatabilecek bir cümle kuramıyorum…
 
Tasfiyecilikten; böyle ince konulara ayıracak vakit bulamayacağınızı biliyorum… ]]                   Osmanlı Devleti/İmparatorluğunda ilim dilinin Arapça terimlerle ve san’at dilinin ise Farsça kelimelerle yapıldığını herkes bilir… 3 Mart 1924’de Şer’iye Vekâletinin kaldırılması sonucu “lâik devlet karârı” gereği devrim çalışmaları başlamış; müzik, dil, resim, heykel.. ilim ve san’atları terimleri yenilenmiştir. Osmanlıda bilimlerin en önemlisi olan İslâmî ilimler  genel öğretimden kaldırılınca Batı hukùku kendi terimleriyle veya Türkçe karşılıklarıyla onun yerini almıştır. Arapça  ve elifbâsı  yerine  Fransızca ve Latin alfabesi uygun görülmüştür. Matematik, Geometri, Fizik, Kimya… terimleri Batı’dan (aynen veya tercüme edilerek) alınmıştır. Sırasıyla birer misâl : (Cezr-i murabba’ : karekök) , (zâviye-i münferice : geniş açı) , (zâviye-i kàime: dik açı), (zâviye-i hadde: dar açı) , (taht-ı sıfır 5 derece : eksi beş derece) , (müvellidü’l-humùza : oksijen), (fakrüddem : kansızlık/anemi) , (azm-ı cidârî : parietal kemik ) … Arab dili okutulmağa son verilince; ilimlerde geçen terimlerin, yukarıda öerneklendirildiği gibi değiştirilmesi zarùrî idi… Bizzat, dedelerimiz, Osmanlılar da Arapçadan kelime üretmişlerdir; buna bir misâl, -hâfızam beni yanıltmıyorsa- "müstemleke"(sömürge) kelimesidir.                                                                                                                 San’at konusunda müzik, resim, heykeli.. bir yana bırakıp dil san’atlarına ve özellikle şiire, dîvân şiirine gelmek istiyorum… Dîvân şâirleri Türkçe yanında Farsçayı kullanmışlardır ve bir kısım münekkidler(eleştirmenler?) bu şiirlerin, umùmiyetle, mânâsını anlamayacağımız derecede Farsça kelimelerle yüklü olduğunu ileri sürmüşlerdir. Verdikleri misâl de Bâkî’nin, Kànùnî Sultan Süleymân için yazdığı mersiyenin ilk bendinin ilk beytidir: “ Ey paaay-bend-i daaam-geh-iii kayd-ı nâm ü neng / Tâkey hevâ-i meşgale-iii dehr-i bîdireng ” Hüküm vermek için bu beyiti zikreden eleştiricilerin bir kısmı haksızlık etmekte, bir kısmı ise bilgileri kifâyetsiz olduğundan duyduklarını tekrârlamaktadırlar. İşte aynı mersiyenin bir diğer bendinin bir beytinin ilk mısraı : “Yollarda kaldı gözlerimiz. gelmediii haber”  Bâkî’nin aynı mersiyesinden aldığım bu mısra’, Osmanlı Türkçesi değil, günümüzün Türkçesidir.. Bu mısraın bir benzerini Yahyâ Kemâl Beyatlı söylemiştir: “Yollarda kalan gözlerimin nùrunu yordum” Klâsik edebiyâtımızı bilmeyenler, Bâkî’nin bu tasarrùfunu, geçmişin tutarsızlıklarından biri sanırlar. İşte ilmî tahlîli : Şâirlerin sultânı Bâkî; bir arkadaşı veyâ akrabâsı için değil, 3 kıt’aya hükmetmiş pâdişâhına yazdığı mersiyesine Farsça kelimelerle dolu bir beyitle başlamıştır. Türkçe kelimeler 2 türlüdür: “Kısa” ve “uzun” … Farsça kelimeler ise 3 türlüdür: “Kısa” , “uzun” , “çok uzun”… [Dipnot: Bu husùsiyet sebebiyledir ki, Fars şiirinde 24 çeşit rubâî vezni ve Türk şiirinde 12 çeşit rubâî vezni vardır. (Bu konuda bilgi ve örnekler, “rubâîlerim” bölümündedir.) ] Bâkî; bu “pây” ve “dâm” kelimelerinden sonra, sessiz harfle başlayan kelimeler ( “bend” , “geh” ) kullanmak sùretiyle vasl’ı (ulama’yı, liyezon’u) da önlemiş; imâleli okunmalarını mecbùrî kılmıştır..  Şunu da ileri sürmek mümkündür: İmâleli okunan “pây” ve “dâm” kelimelerinin ilk harfleri “p” ve “d”, üzerine basılarak okunmalıdır. Farsçanın diğer bir husùsiyeti; harflerin kalın okunması, kalın seslilerin seçilmesidir: “Gül” kelimesinin “gol” şeklinde okunması gibi… Bu husùsiyetler  kullanılarak pâdişâhın ihtişâmını ifâde edecek kelimeler seçilmiştir. Bu fikri takviye için yukarıda verdiğim mısraı ta'kîb eden mısraı da kaydediyorum: “ Yollarda kaldı gözlerimiz, gelmediii haber / Hâk-iii cenâb-ı südde-i devlet-meaaabdan ” Bu beytin ilk mısraında şâir ve arkadaşları kendilerinden  bahsetmektedirler; ikinci mısra’da ise söz konusu olan cihan pâdişâhıdır ve ona uygun kelimeler seçilmiştir.Dîvân şiirinde (klasik şiirimizde) kullanılan Farsça kelimeler 200 kadardır. [Dipnot: Bu, kaba bir tahmindir. ]  Bu şekilde, âdetâ bir şiir dili oluşturulmuştur. 20nci yüzyılda arùzla yazılan şiirlere konuşma dillerinden Farsça, Arabca kelimeler de sokulmuştur. Tevfik Fikret’in “Bu ne mün’im bir lâhza-i nisyan ve şagafdır” ,  Cenap Şehabettin’in “Gâââh bir muğşiyâne hâletle / İnliyor muhtazır, zebùn ü harâb / Oluyor can-beleb tuyùra cevâb” mısra’ları gibi.. Bu veya bu kabil kelimeler, “Dîvân şiirleri lûgatçesi”nde mevcut değildir.

—————————————————————————-

       Kasdedenler kahrolurlar bir dilin kàmùsuna..

       Din, sınır, bayrak ve kàmus.. “milletin nâmùsu”na!..

                        VEZİN: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün
 
                    NOT: İlk mısraın son kelimesini ben "kàmùsuna" şeklinde yazdım; TÜRK DİL KURUMU hâceleri, nasıl imlâ edilmesi gerektiği husùsunda bizleri irşâd buyururlar mı????
=======================================================     21.05.2008 VAKİT’in “kültür sanat” sayfasında Abdullah Burak’ın yazısı: Şükrü Haluk Akalın’ın 4 sütunda fotoğrafı yukarısında: [ Türk dilinin en büyük düşmanı –hâlâ- TDK’dır ] ve fotoğrafın altında: “Türk dil kırımı” yazılıdır. Son cümle: [ Bu bir “katliam”dır, bir “soykırım”dır. Türk dilinin en büyük düşmanı –hâlâ- TDK’dır. ]

Bu yazıdan çok önce bu sitede dilkırım’dan bahsetmiş bir kimse ve bir şâir* olarak iddiâyı bir beyit hâlinde özetliyorum: 

     Bir yer ki, ismi, “dilkırımı”ndan kinâyedir;

     Resmî sıfatla, “Türkçe” diyor, “uydurukça”ya!..

                                         VEZİN: Mef,ùlü fâilâtü mefâîlü fâilün
 

 

       (*)       Körler diyârı hâkimi şehlâ imiş meğer;

Şâir değil, "garip-gurebâdan" görür bizi!..  

     .– VEZİN: Mef,ùlü fâilâtü mefâîlü fâilün

Biraz da mizâh :                      

 

 Lâtîfe: 1 Milliyetçiler – Ulusalcılar – Buduncular : 1930’lu yıllarda başlayan ve Arabcayı ön plâna alan tasfiyecilikde 2 netîce ayan-beyan görülmekte ise de; têsirleri üzerinde durulmamıştır. “Artı”, “üçgen”.. uydurukları, zâid, müselles.. gibi Arabcalarını hâfızalardan silmiş ise de;  “budun” uyduruğu, “millet”i unutturma husùsunda aynı başarıyı gösterememiştir. 1930’lu yıllarda “yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir” sözü yadırganınca; “yurdumu, ulusumu özümden çok sevmektir” dedirttiler. Şimdi ise “yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir” denmektedir. “ulus” kelimesi “budun” uyduruğunu tasfiye etmiş; fakat, “millet” kelimesine gücü yetmemiştir. “Lâfız değişince mânâ da değişir!” hikmetli sözünü  bilmeyen veya kabùl etmeyen tasfiyeciler de görmektedirlerdir ki, bu 2 kelime ayrı mânâlarda kullanılmıştır, kullanılmaktadır. “Ayrı mânâlar” sözü kifâyetsiz kalmaktadır ve “ters mânâlarda” demek daha yerinde olur. Vatandaşlarımızın bir kısmı “milliyetçiler”, diğer bir kısmı “ulusalcılar” olarak kendilerini tanıtmakda ve çekişmektedirler. Ne milliyetçi ne de ulusalcı olmayan bir grupu da ben ayırdediyor ve onlar için de “buduncular!” kelimesini teklîf ediyorum. Sosyopolitik-ideolojik yapımız o derecede çözüldü ki; bu 3 kelime az gelir; aynı kategoriden 3-5 tilcik daha uydurma vazîfesini ise ancak TDK mütehassıs hey’eti başarabilir.. kendilerine teklîf ediyorum.

 

Lâtîfe: 2  "Harfendâz" için "Tilcikatar" ve "Matrak" yerine "Gülgeç" kelimelerini  teklîf ediyorum.
 
Lâtîfe: 3A  ağıdaki imlâ şekillerinden hangilerini doğru buluyorsunuz?
                      A1: Hindistan cevizli kurabiye   A2: Hindistancevizli kurabiye
                      A3: Hindistan cevizi                 A4: Hindistancevizi
Lâtîfe: 3B   Ön-bilgi: "Ağaç kavunu(Ağaçkavunu) isimli meyvanın diğer adı "Utrunç"dur.
                      Aşağıdaki imlâ şekillerinden hangilerini doğru buluyorsunuz?
                      B1: Ağaçkavunu ağacı              B2: Ağaç kavunu ağacı
                      B3: Kavun ağacı                      B4: Kavunağacı    
 

 

 Yukarıdaki; Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya'dan yapılmış alıntıda belirtildiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk "ulus, ulusal" kelimelerini terk etmiş, yerlerine "millet, millî" kelimelerini seçmiştir. Atatürk'ün bu tercîhini TDK ve bir kısım aydınlarımız bilmiyorlar mı? (Bilmez olurlar mı???)
(Visited 1 times, 1 visits today)

İlgiliMakaleler:


RSS 2.0 ile yeni eklenen yorumları takip edebilirsiniz. Both comments and pings are currently closed.

Comments are closed.