TASAVVÙFUN (İLMÎ) TA’RÎFİ

Son Güncelleme: Cuma, Temmuz 21st, 2017 | Kategori: TASAVVÛF| Etiketler:  | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
            TASAVVÙFUN (İLMÎ)  TA'RÎFİ
 
Tasavvùf ehlinin düşünce kaynağı MEZHEB'lerdir. AKAY'ın "MEZHEB" maddesinden cümleler: [[ Terim olarak bir dînin görüş ve anlayış ayrılıklarına dayanan kollarından her biri. ( … ) İslâm mezhebleri, Sünnî ve Sünnî olmayan mezhepler olmak üzere sınıflandırıldığı gibi îtikat ve amel açısından da sınıflandırılmıştır. İlk sınıflandırmaya, Sünnet ve Cemâat Ehli(Ehli Sünnet)ile Bid'at Ehli(Ehl-i Bid'at) girmektedir.  (…) amelî alanda da Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri Sünnet ve Cemaat Ehli'ni temsîl etmektedir. ]]        Aynı eserin EHİL maddesinden:

[[ EHL-İ BİD'AT  Dînî konularda, özellikle akàid alanında, Hazreti Peygamber'in ve seçkin ashâbının yol ve yöntemini terkederek bid'at yoluna sapanlar. (…)        "Ehl-i bid'at ve dalâlet" diye de anılırlar. ]]

    4 Sünnî mezheblere (mezâhib-i erbaaya) veya ehl- bid'ate bağlı mutasavvıflarla, kurdukları tariykatlerin isimlerini yazmıyor ve son mısrâları ortak 2 beyitimi tekrar sunuyorum:

 

          Sünnîlerin tasavvufu İslâma faydalı;

          Teslis, Hulûl, Tenâsüh, İbâhiyye aykırı!..

                                        *

          Sünnî Şerîat ehli tasavvùfu faydalı;

          Teslis, Hulûl, Tenâsüh, İbâhiyye aykırı!.

 

TESLİS:

[[Allah(c.c.), Muhammed(a.s.m.), Alî üçlüsünü (teslis) birbirinden ayırmazlar. Sonuç olarak Hz.Alî'yi tanrı olarak görürler. Kelime-i  şehâdetlerinde Hz.Alî'yi de anarlar. "KIRKKILIÇ, s.257" ]]

HULÛL:

[[Bir şeyin diğer bir şeye girmesi. (Tas.) Allah'ın bazı eşyaya veya kişilere girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara Hulûl ehli adı verilir.   HULÛLİYE. Güzel kadınlara ve oğlanlara (tüysüzlere) bakmak helâldir, Allah'ın bazı sıfatları bize hulûl eder. Bu hâl içinde iken öpüşmek ve sarmaş dolaş olmak câizdir, diyen mutasavvıflar zümresi. "ULUDAĞ, s.247"]]

[[Müşebbihe'nin Tanrı'nın zâtını insana benzeten kollarından biri. Tanrı'nın insanlara hulûl ederek ortaya çıktığına inanırlar. Gàliye ise tanrının her insanda ortaya çıktığını savunurken Mùtezile hulûl olmaksızın tanrının her yerde olduğunu iddia eder.  "KIRKKILIÇ, s.286 ]]

[[Bektaşîler arasında muayyen hulûle inananlara rastlanır. Elvan Çelebi’nin Menâkıbu’l-kudsiyye’si ile Küçük Abdal’ın Vilâyetnâme-i Otman Baba adlı eserlerinde hulûl inancını işleyen temalar mevcuttur. ( … ) Türkiye Diyanet Vakfı İSLÂM ANSİKLAPEDİSİ C:18, s.343, sütun:I ]]

 

İBÂHA ve İBÂHİYYE;

[[İBÂHA: ( … ) Yapılması veya yapılmamasında sevap veya günah bulunmama durumu. Mübâh kılınan şeyler bir nevî helâl sayılır. Oturmak, gezmek.. vb.  "AKAY, s.146" ]]

[[ İBÂHİYE.  "Biz günahtan kaçınma gücüne sâhip değiliz" deyip müslümanların mal ve namuslarını mübah sayan bir sûfiler zümresi. İbâhiyeci mutasavvıflar sâdece kendi keyiflerine bakar ve "başkasına zarar verme de, ne yaparsan yap" derler.   "ULUDAĞ, s.255" ]]

[[ İBÂHİYE.       Hassan Sabbah (ö. 1124)'ın kurduğu bir tarîkat. Bâtınîlerin hepsi İbâhiyyûn (İbâhîler) diye anılır. Haram olan şeyleri mübah sayar, kadın ve servet ortaklığını benimserler.  "KIRKKILIÇ, s.289" ]]

TENÂSÜH:

[[Rùhun bir bedenden çıkıp bir başka bedene girmesi, bir cisimden diğerine ve bâzen insandan hayvana veya tam tersi olarak hayvandan insana geçmesi şeklindeki bâtıl inanç. (…) "AKAY, s.322" ]]

[[ Rùh göçü. (Tas.) Bir bedenden ayrılan rùhun, derhal başka bir bedene girmesi(Ta'rîfât). Bu inanç bazı tasavvuf cemaatlarında görülmüştür. Bektaşilik gibi.   "ULUDAĞ, s.524" ]]

[ TENÂSÜH. Rûh göçü. Reincarnation (Reenkarnasyon), "KIRKKILIÇ, s.247" ] 

        Burada, altını çizmek istediğim husûs şudur: Yukarıdaki târiflerde belirtildiği gibi; teslis, hulûl, ibâhiyye, tenâsüh inancını taşıyan ve yayanlar da MUTASAVVIF sayılmaktadırlar ve tasavvùfun ta'rîfi yapılırken bunlar da dikkate alınmalıdır!..

 

TASAVVÙFUN TA’RÎFİNİ YAPMAKDA GÜÇLÜKLER :  

       Benim Tasavvùfa bakışımın kabùlü, şu sonucu doğuracaktır:

       Mezâhib-i erbaa'ya mensup kişilerin tasavvùfu, katıksız İslâmîdir ve bu sünnî akımın engellenmesi/unutturulması; önce Çanakkale'de, sonra da Kurtuluş Savaşı'nda destanlar yazan,  Türk'ü-Kürdü-Lâzı-Çerkezi-Boşnağı ve diğer müslüman anâsırı ile milletimizin, yurdumuzda, "Allah rızâsı için, saldırgan düşmana mukàbelenin farz olduğu inancına dayanan" millî birlik ve mukàvemet gücümüzün yok edilmesini doğuracaktır. [ (H)  Siner işgàl olunca, ehl-i dalâl; / Direnir sâde alnı secdeliler!.. ]  Buna mukàbil; mezâhib-i erbaanın dışındakilerin Tasavvùf anlayışlarında eski İran, Hind, Yunan.. inanç ve yaşayışlarının, İsrâiliyyâtın, -Teslisde olduğu gibi- Nasrâniyyete benzerliklerin bulunuşu bir yana;   istiklâlimiz tehlikeye düştüğünde, bu inanç ve yaşayışdakiler millî birlik, güç ve mukàvemetimizi azaltacaklardır.

Tasavvùf bir metoddur ve sünnet-ehli sâlikı, rızâ-yı ilâhîye; bid'at-ehli salikı, cezâ-yı ilâhîye sevk ve vâsıl eyler!..

Tasavvûf bir katalizördür: Sünnet ehlinin îmânını, bid'at ehlinin sapkınlığını arttırır!..

       Ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at gibi iki ayrı kutupda yaşayan kimseleri içine alacak tek bir tasavvùf ta’rîfi ortaya koymanın    güçlüğü âşikâr ise de denemeğe değer:

               AKÀİD VE KELÂM KONULARINI TEFEKKÜR EDENLERDEN MEZÂHİB-İ ERBAA MENSUPLARININ, CEMÂLÛLLÀHI GÖREBİLMEK İÇİN RIZÂ-YI İLÂHÎYE NÂİLİYYETİN ÇÂRELERİNİ ARAŞTIRMAYI HEDEF ALAN;  SÂİR MEZHEPLER MENSUPLARININ İSE HULÛL, İBÂHİYYE, TESLİS, TENÂSÜH..  GÀYE VE İNANÇLARINI YAŞAMAYI VE YAYMAYI ÖNGÖREN FİKİR VE DÜŞÜNCE AKIMINA "TASAVVÙF" DENİR.

              Bu ta’rîfimi gören değerli hocalarımızın daha mükemmelini ortaya koyarak bir boşluğu dolduracaklarına inanıyorum.

               

              Varsa şâyet yanlışım, ma'zuùr gör;  

                     Ey azîz; Allàhu a'lem bissevâb!..

                          Fâilâtün fâilâtün fâilün

NOT: Gelen ve gelecek mesajları dikkate alarak bâzı paragraflara ilâveler yapacağımdan, ayda 1 defâ olsun site'min ziyâretinde fayda vardır.

 

SİTE'MİN ZİYÂRETCİLERİNE VERDİĞİM CEVAPLAR :

Almanya'dan sayın Ö.T'a :

( ….. ) İslâmdaki şu bilinen husûsları tekrarlıyorum: [[ Peygamberler, Kur'ân'da isimleri geçenlerden ibâret değildir: 14/9, 40/78 ] , [ Her millete peygamber gönderilmiştir: 2/213, 10/47, 16/36, 35/24 ]] , [[ Hepsine îmân edilir: 4/150-151 ]] , [[Peygamberlerin hepsi de mâsûm idiler: 3/160]]  Bu inanca göre: Çin, Hind, Sümer, Maya.. millet veyâ kavimlerine peygamber “gönderilmediğini” bir müslümân söyleyemez. Ancak: Hz.Muhammed Mustafâ’nın peygamberliği âlem-şümûldür: [[6/91, 7/158, 25/1-2, 42/7, 68/52, 81/27 ]] bundan dolayı müslümânlar, peygamberine: "fahr-i kâinât", "dü cihan serveri" derler ve diğer geçmiş bütün peygamberleri hürmetle anmakla berâber, onların, BİR KAVME geldiğine, getirdikleri kutsal kitapların tahrîf edilmiş olduğuna inanırlar. ( … ) [[ 06 Nisan 2009 eki: 05 Nisan günü HaberTürk TekeTek programında Prof. Dr. Gönül Tekin'in; "Mùsevîlik, Hıristiyanlık ve İslâmiyetde geçen tùfan gibi bâzı hususların, Sümerlilerin inanışlarında da mevcùd olduğu" sözlerini, bir müslüman, Kelâmullàha istinâden şöyle yorumlar: " 2/213, 10/47, 16/36, 35/24 âyet-i kerîmelere göre; her kavme ve bu arada, en eskilerinden Sümerlilere de Peygamber gönderilmiştir. Her Peygamber, ümmetine aynı hususları tebliğ etmiştir; fakat, yüzyıllar geçince kendilerine tebliğ edilen kavimlerce tahrîf edilmiştir. Gerçek olan; semâvî dinlerin, Sümerlilere-öz inanç nakletmedikleri; Sümerlilerin, evvelce kendilerine gelmiş Peygamberlerin teblîgàtından hatırlarında kalanları tahrîf ederek tekrarladıklarıdır. 22 Nisan 2009 eki: Tùfan haberlerinin; aralarında jeografik yakınlık/ilişki olduğu ileri sürülemeyecek Sümerliler ve İnka kalıntılarında mevcùdiyeti, sözü geçen her iki kavime de geçmiş zamanlarında gelmiş ayrı peygamberlerin aynı haberleri getirdiği gerçeğinin bir delîlidir.   26 KASIM 2009 eki"Sümerliler"den bahis açılmışken Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'dan bir önemli bilgi!? Google'dan: [["Vatandaşlık Tepkilerim" adlı kitabında başörtüsünün Sümerler'de 'genel kadınlar' tarafından kullanıldığını yazan 92 yaşındaki Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ… ]] Aynı konuda Ann Chamberlin'in 03.11.2009 TARAF'daki alıntısı yandadır. Şu işe bakın: Sümerologumuz Muazzez İlmiye Çığ "fâhişeler başını örterdi" veya "başını fâhişeler örterdi" diyor; Ann Chamberlin ise tam aksini kaydediyor; "fâhişelerin başlarını örtmesi yasakdı" diyor. Her yazılana doğru gözüyle bakılmamalı!?!. Acaba birbirine zıt iki haberden hangisi hilâf-ı hakıykat?. Bu beyânı dolayısıyla sümerologumuzun yüce makamlardan gördüğü lütufkâr alâkaları merak edenler Googla'a mürâcaat etmelidirler!..NOT: Sayın Çığ'ın, TARİH DÜNYASI    Sayı:4  Yıl:1   1 Mart 1964  Sahîfa 482-484'deki [4000 sene evvel ziraat  SUMER TABLETLERİNDE ÇİFTÇİLİK  HAKKINDA YAZILMIŞ EN ESKİ KİTAP] başlıklı yazıdaki kimlik ve ünvânı: [MUAZZEZ ÇIĞ   Arkeoloji Müzesi Çivi Yazıları Uzmanı]

 
   

[ [ ZARÛRÎ BİR AÇIKLAMA :

       Bu çalışmamı;  özellikle,  tasavvûfun ta'rîfi teklîfim ve İslâma nisbeti bâbında ileri sürdüğüm delîl veyâ karînelerde hatâlarım varsa irşâd buyurulurum ümîdiyle yaptığım bir mürâcaâtın ve cevâbî metnin tamâmını aşağıda sunuyorum:"

       27.09.2004    T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı Yüksek Makamına,  ANKARA      "Tasavvûfun İslâma nisbeti ve târîfi" başlıklı nâçiz çalışmamı Yüksek Makamınıza hürmetlerimle arzederim.   (Rad.) Dr. Cahit ÖNEY  (…) http://tasavvufcahit.sitemynet.com

       Cevâbî yazı:

       T.C. BAŞBAKANLIK    Diyanet İşleri Başkanlığı        07.02.2005     Sayı: B02.1.DİB.0.78.00.01/17 – 146

Konu: Eser İncelemesi

Sayın: Dr. Cahit ÖNEY (ev adresim) 

İlgi: a) 27/09/2004 tarihli dilekçe.   

      b) 30.12.2004 tarihli ve B.02.1.DİB.0.10-212-2004/215 nolu karar.

İlgi (a) yazı ekinde gönderilen "Tasavvufun İslâm'a Nisbeti ve Tarifi" adlı eser incelenmiştir. 

Söz konusu eserin Başkanlığımızca yayınlanmasının uygun olmadığı ilgi (b) kararla bildirilmiş olup, eser ekte iade edilmiştir.

Bilgilerinizi rica eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

  Yüksel SALMAN   Başkan a.  Dini Yayınlar Dairesi Başkan V. 

                    Nâçiz çalışmamın, "Diyanet İşleri Başkanlığınca" -özellikle TV polemiği sebebiyle- yayınlanmasının uygun olmadığı  tarafımca da ma'lûm idi. Neşri husûsunda ne dileğim, ne de beklentim vardı.   "Tasavvûfun târîf ve nisbeti" hakkında yazdıklarımın neşrini değil, WEB-SİTE'MİN, ZİYÂRETÇİLERİNİ YANLIŞ BİLGİLENDİRMEMEM İÇİN,  varsa noksan ve hatâlarım  husùsunda irşâd buyurulmamı dilemiştim ve diliyorum.  Muhterem Başkanlığı; bir yayın-evi olarak değil, İRŞÂD MÜESSESESİ olarak bilmekte ve görmekteyim.(NOT: Bu nüsha tashihli ve ilâvelidir. 06.07.2005) ] ]

 

"İLMÎ TA'RÎF" YAPAMAYANLAR VE YAPMAYANLAR:

"İlmî ta'rîf yapamayanlar"ın, "Tasavvùfu ta'rîf ediyoruz diye" [ “tasavvuf baştanbaşa edebdir” , “kötü huyları terk edip güzel huylar edinmektir” , “kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir” , “nefse karşı girişilen ve barışı olmayan bir savaştır” ] gibi çok sayıda beyanlarda bulunduklarını, GİRİŞ bölümünde, yaptığım alıntılarla belirtmiştim. Bunlar "ta'rîf" değil, "tavsîf" yâni gözlem yapılan, incelenen tasavvùf ehlinde gördükleri özellikleri, sıfatları, vasıfları veciz bir cümle ile bildirmektir. Bunlardan edebî kıymeti hâiz olanlar "vecîze = özdeyiş" diye anılırlar. Vecîzelerde "edebî san'atlar ve çoğunlukla mecâz, teşbîh, mübâlâğa kullanılmıştır.

Şâirler ise; "ilmî ta'rîf yapamayanlar"dan değil, "ilmî ta'rîf yapmayanlardan"dır. Şâirler; "edebî san'atlar"dan özellikle teşbîh, mecâz, mübâlağa'yı kullanarak tavsîfde bulunmuşlardır. Şâir Fuzùlî, "aşk"ı şöyle tavsîf eylemiştir: "Aaşşk bir sultân-ı a'zam, sîneler kâşânesi!" İşte Şeyh Gàlib'in "şâir"i tavsîfi: "Onlar ki kelâma can verirler / Mecnùn o kabîledendi derler" Ben de; yazılarımdan birinde "şiir" ve "mùsıkî" hakkında şunları kaydetmiştim: "şiir; sözün tezyînidir" , "mùsıkî; sesin tezyînidir"  Her iki ta'rîfde geçen "tezyîn" kelimelerinin mâhiyeti/içeriği birbirinden farklıdır. "Şiir"in ta'rîfinde geçen "tezyîn" kelimesi; vezin, kàfiye, nazım şekilleri ve edebî san'atları.. belirtir. "Mùsıkî"nin ta'rîfinde geçen "tezyîn" kelimesi, mùsıkîde "perde sayısı ve aralıklarıyla" sistemi; usulleri, formları.." belirtir.

Bir de, İLİM'i ta'rîf edeyim:

İLİM, aynı kategoriden terim ve kavramların geliştirilip açıklanmasıdır.    "Aynı kategoriden" kaydını çıkarırsanız ilm'i değil, "ansiklopedik bilgi"yi ta'rîf etmiş olursunuz. İlmin kaynağı terimler, kavramlardır. "Atom" terimi-kavramı binlerce sene önce konmuştur; mâhiyeti günümüzde bile araştırılmaktadır. Bir diğer misâl: Yüzlerce yıl önceden gelen evliyâ menkabelerindeki "tayy-ı mekân" ve "tayy-ı zamân" ın gerçekleştirilmesi için laboratuar tecrùbelerine başlandığını okuyoruz. Evet… Öncelik sırasıyla: Taakkul, tahayyül, tefekkür, taharrî.. netîcesi terim-kavram; sonra ilim, daha sonra uygulaması-teknoloji…  

Değerlendirmelerimle "tavsîf"i aslà küçümsemiyorum. "Ta'rîf ediyorum!" zannıyla tavsîfde bulunanları uyarmış oluyorum!.

 

TASAVVÙF KONUSUNDA ÖNEMLİ HUSUSLAR :

1)  Tasavvùf; Kur’ân ve Sünnetten sonra zuhùr etmiş, Kur’ân ve Sünnete istinâden (dayalı olarak) gelişmiştir. (Biz Türkleri ele alırsak; İslâm öncesi devirden kalan inançların, tasavvùf ile hiçbir ilgisi yoktur.)  

2)  Tasavvùf; mezheblerle birlikte gelişmiştir.  ( Mezhebleri zararlı gören bir kısım ilâhiyâtçılarımızın, tasavvùfu da zararlı saymalarının sebebi budur!.) 

3)  Tarîkatlar; tasavvùfdan sonra, tasavvùfa istinâden(dayalı olarak), önde gelen mutasavvıflarca  gelişmişlerdir.

4)         Tasavvùfun İLMÎ OLARAK ta’rîfi, dünyâda ilk defa tarafımdan yapılmıştır.

5)  Dîni (İslâmı) bilmeden dînî (İslâmî) mùsıkî hakkında İLMÎ araştırmalar yapılamaz, kitaplar yazılamaz!..

6)  Tasavvùfun İLMÎ ta’rîfini yapamayan, yaptığım ta’rîfin hatâ ve noksanlarını tartışamayan  ilâhiyatçılarımız, tasavvùf ile ilgili kitaplar yazmakta, TV ekranlarında halkı aydınlatmakta, web-site’ler işletmektedirler!!..    

7)  Tasavvùfun İLMÎ ta’rîfi üzerinde durmağa lüzùm görmeyen mùsıkîşinâslarımız, tasavùf mùsıkîsi hakkında kitaplar yazmakta, TV’lerde (ilmî?) konuşmalar yapmaktadırlar.

8)  İslâmî ibâdet metinleri mùsıkî kàidelerine göre bestelenmemişler; tecvîd kàidelerinin getirdiği mecbùriyetlere uyularak seslendirilmişlerdir(kırâet olunmuşlardır). Bu kimselere bestekâr denmesi, onlardan kalan eserlere “beste” denmesi yanlıştır. Bu seslendirmeler, “form” adı altında toplanıp anlatılamazlar. Sùre ve âyetlerin bestelenmesi(usùl-makam tesbîti ile notaya alınıp solo veya koro hâlinde icrâya müsâit hâle getirilmesi), müslümanlarca kebâirden(büyük günâhlardan) sayılır. [Türk Halk Mùsıkîsi, Türk San’at Mùsıkîsi eserlerini Çok_seslendirmek de, Karakalem tabloları boyayıp renklendirmek gibidir ve büyük ayıplardan sayılır; vandalizm eseridir. Meydana getirilen ucùbenin sâhibi, “intihâl”le suçlansa yeridir.]    

9)  İslâmî edebiyat metinleri (na’t, rubâî-i na’tâmiz, münâcât, kasîde…) mùsikî kàidelerine göre bestelendirilir ise de, edebî metindeki, İslâmî ibâdet metinlerinde geçen kelime ve cümlelerde tecvîd kàideleri uygulanır. (29.10.2007)    

10) Bir araştırmacının; Tasavvùf mùsıkîsini nasıl analiz etmek gerektiğini anlamak için, "Hz.MEVLÂNÂ" ana bölümündeki "Mevlevî Mùsıkîsinin Tereddüdlü Konularına Dâir Düşüncelerim" bölümünü incelemesi faydalıdır.

 

14 Eylül 2009 EK'i: CENNET ve KAPILARI:

Âyet-i kerîmeler ve Hadîs-i şerîflere dayanılarak "çeşitli Cennet isimleri ve herbirisinin kapısı, nîmetleri" hakkında yorumlar yapılmıştır. "Cennet'in kapısı"ndan maksad; benim anladığım; "Cennete hangi yoldan, dünyâ hayâtınızda irâdenizle seçip ta'kîb ettğiniz hangi yoldan gelip gireceğinize işâret etmektir ve "mürsel mecâz" söz konusudur. Açıklamaları yazı sonuna bırakarak; muhterem Tahir Büyükkörükçü'nün 27.11.1969 günlü BUGÜN gazetesinde çıkan makàlesinden bir özet veriyorum:

1- Cennetü'l-adnBâbü't-tövbe ( Her zanan açıkdır; diğer kapılar ara sıra açılır)

2- Cennetü'l-vesîle : Bâbü'z-zekât

3- Cennetü'l-firdevs : Bâbü's-salât

4- Cennetü'l-hûld : Bâbü'r-reyyân ( Bâbü'r-reyyân=Oruçluların kapısı )

5- Cennetü'n neîm : Bâbü'l-hacc

6- Cennetü'l-me'vâ : Bâbü'l-cihâd (x)

7- Dârü's-selâm : Bâbü't-takvâ

8- Dârû'l-karâr : Bâbü's-sıla  (Sıla: âşıkın ma'şùka kavuşması !!)

Bu tasnîfden şunu çıkarıyoruz: Cennetü'l-adn'e her TÖVBEkâr girecektir; kapısı her tövbekâra her zaman açıktır ve nimetlerinden yararlanılır. FAKAT; Cenâbıhakk'ın güzelliğini temâşâ için gerekli görme hassası, her Cennet ehline İHSÂN buyurulmayacaktır. Bunun; hangi kapıdan girenlere (dünyâ hayâtında hangi yolu seçenlere) İHSÂN buyurulacağını Cenâbıhakk bilir.

Bu konu ile ilgili notlar:

a) Kitâb-ı siyer-i nebî Cilt:2 Sahîfa: 599'dan: 1- Dârü'l-celâl, 2- Dârü's-selâm, 3- Cennetü'l-me'vâ, 4- Cennetü'l-huld, 5- Cennetü'l-naîm, 6- Firdevs-i a'lâ, 7- Dârü'l-karâr, 8- Cennet-i adn

b) Tâhir Büyükkörükçü: Doğumu: 1925 (Konya); SP Konya milletvekilliği… Konya müftülüğü.. 12 Eylül mağdurlarından…

(x)  "Evren yok_olduğunda Kıyâmet kopar!" denir..

       Bâbü'l-cihâd önünde buluşmak, ümîdimiz!..    (Cahit ÖNEY)

          …………………………………………………………………………………………………….

 Peygamber'in kelâmı ki, Cennet'le müjdeler :

Âlimlerin mürekkebi, cengâverin kanı!..

(Cahit ÖNEY)

 

17.11.2014 EK'i:

      Tasavvùf'un, pek çok ta'rîfi denemesi yapılabilir. Ya bu tariflerden birisi başarılı bulunup kabùi edilir, yâhut da; bu tariflerden de yararlanılarak yepyeni bir tarif bulunur.

       Şimdiye kadar bekledim ise de bir yeni çalışma görmedim; teşvîke sebep olur ümîdiyle ikinci bir tarif sunuyorum: 

             İslâmî mezheblerden birisini kabùl etmiş bir kişinin; Cennet'de Cemâlullâh'ı görebilme bahtiyarlığına erebilmeğe erişebilmek için, imtihan mahalli inancında olduğu bu fânî dünyâda Cenâbı Hakk'ın ve Son Peygamberinin emirlerini ihmâl etmeden, canlı-cansız bütün yaratılmışlarını zarara uğratmamanın, musiki-edebiyât başta olmak üzere san'atlarla meşgùliyetinde İslâmın koyduğu ölçüleri dikkate almanın, kendisine benzer evlâd-torun-âile bırakabilmenin yollarını öğreten ve yaşatan bilgilerin toplamına "Tasavvùf" denir.

 

     

(Visited 9 times, 1 visits today)

İlgiliMakaleler:


RSS 2.0 ile yeni eklenen yorumları takip edebilirsiniz. Both comments and pings are currently closed.

Comments are closed.